Siz hiç, televizyonunuzu açtığınızda özellikle çekmeyen bir kanal arayıp, sadece karlı bir görüntü yakaladıktan sonra o görüntünün karşısına geçip boş boş (!) izlediğiniz oldu mu? Ben bunu küçüklüğümden beri ara ara yaparım. Önceleri farklı bir nedenden dolayı yapıyordum, şimdi ise daha farklı bir nedenden... Sebebi ise
1960’lı yıllara dayanır. Anlatayım.

Dün akşam belki biraz can sıkıntısı, belki de evde sinema keyfini yaşamak anlamında DVD’leri biraz karıştırayım dedim halının üzerine teker teker yayıp. 20’li, 30’lu, 40’lı ve derken en nihayetinde 80’li yılların filmlerine ulaştım. Saat, gecenin en dibi. Şöyle kıvamında bir gerilim, biraz da korku öğesi içeren bir filme kim hayır diyebilirdi ki? Uzun zamandır seyretmek için fırsat kolladığım,
IMDB’nin “
Tüm Zamanların En Korkunç Fimleri” listesinde en üst sıralarda yer alan bir film vardı aklımda: “
The Shining” (Cinnet). Tam DVD’sini elime aldım ki, gözüme başka bir film daha ilişti yerde. Adı “
Poltergeist”, “
Kötü Ruh” şeklinde Türkçeye çevrilmiş. DVD kapağında ise
yerdeki televizyona iki elini dayamış, karlı bir görüntüye dizlerinin üzerinde bakan küçük sarışın bir kız vardı. Şöyle bir anlık duraksamadan sonra, geçmişe dair hayal meyal beliren o iki üç görüntü zihnimde belirdi. Hatırladım bu filmi ve uzun zamandır da arıyordum, ki aslında arşivimde varmış. Tercihim bu filmden yana oldu ve başladım seyretmeye. En özet şekli ile, mezarlığın üzerine inşa edilen bir evdeki ruhların, küçük kızla o karlı televizyon görüntüsü aracılığı ile iletişime geçmesi ve sonrasında yaşanan olaylar.
Filmi kapattıktan sonra derin bir nefes alıp biraz düşündüm, biraz da gülümsedim. Küçüklüğümden beri, belli bir döneme kadar demek ki televizyonun karşısına geçip karlı ekrana boş boş bakmama neden olan bu filmdi. Hatırlıyorum, oturma odasındaki ikinci televizyonumuzun sesini sonuna kadar açar, geçer karşısına o küçük kız gibi izlemeye başlardım. Sanırdım ki o ruhlardan birisi gelip benimle konuşmaya başlayacak, televizyonun içinden tütsü dumanı zarafetinde bir şeyler çıkarak odanın içinde dolanacak. Olmuyordu.
Mevsimler geçti, ben karlı görüntüye bakmaya, televizyon kutusunun içindeki hayaletlerse çıkmamaya kararlıydı. Sonunda bu uzun bekleyiş bir anlamda nihayet sona erdi.
O kutunun içinden dumansı ruhlar çıkmadı ama benimle diyaloga giren başka bir şeyler oldu, hem de dünya dışından, evrenin bir ucundan, yaklaşık 11 milyar ışık yılı uzaklıktan… Şimdi tekrar geçmişe dönelim.
1965’te
New Jersey’de,
Holmdel’deki
Bell Laboratuarları'na ait büyük bir iletişim anteninden yararlanmaya çalışan
Arno Penzias ve
Robert Wilson adlı iki astronomun başları, ısrarlı bir “
fon gürültüsü”yle dertteydi. Her türlü deneysel çalışmayı imkânsızlaştıran, sürekli ve buğulu bir tıs sesiydi bu. Ses amansız ve odaksızdı. Gece gündüz hiç ara vermeden, yaz kış demeden, gökyüzünün her noktasından geliyordu. Bir yıl süresince bu genç astronomlar sesin kaynağını bulmak ve gürültüyü yok etmek için düşünebildikleri her şeyi yaptılar. Her elektrikli sistemi denediler. Aletleri yeni baştan kurdular, devreleri kontrol ettiler, tellerle oynadılar, fişleri temizlediler. Çanağın içine tırmanıp her bir ek ve perçin yerine boru bandı yapıştırdılar. Süpürge ve fırçalarla yeniden çanağa tırmanıp, sonraki raporlarında “
beyaz yalıtkan madde” diye değindikleri, halk arasındaysa "
kuş pisliği" olarak bilinen şeylerden dikkatle temizlediler onu. Ne deneseler fayda etmedi.
Bu iki bilim adamından habersiz, yalnızca
50 kilometre mesafedeki
Princeton Üniversitesi’ndeki bir grup bilim adamı ekibi,
Penzias ile
Wilson’un gayretle bertaraf etmeye uğraştıkları şeyin ta kendisini bulmaya çalışıyorlardı. Araştırmacılar bir fikrin peşindeydiler: “
Uzayın derinliklerine yeterince baktığınız takdirde, Büyük Patlama’dan (Big Bang) artakalan kozmik bir fon ışınımını bulmanız gerekirdi. Bu ışınım, kozmosun enginliğini kat ettiği zaman Yerküre’ye mikrodalgalar halinde ulaşmalıydı”.

İşte
Penzias ile
Wilson’un işitmekte oldukları ses, o sesti.
Onlar, evrenin ya da en azından görülebilir kısmının 90 milyar trilyon kilometre ötesindeki kıyısını bulmuşlardı. İlk ışıkları, yani evrendeki "
en ezeli ışığı görmekteydiler” aslında. Ama onu gözleriyle değil, kulaklarıyla algılıyorlardı, çünkü tahmin edildiği üzere, zaman ve mesafe bu ışığı mikrodalgalara çevirmişti.
Bahsettiğim bu kozmik fon ışınımından kaynaklanan rahatsızlık herkesçe yaşanan bir deneyimdir ve ben de bunu en azından “
Kötü Ruh” aracılığı ile bilinçsiz bir şekilde yaşıyordum. Televizyonunuzu hiç yayın almadığı bir kanala çevirin. Göreceğiniz cızırtılı statiğin yaklaşık olarak yüzde birine,
Büyük Patlama’nın bu ezeli kalıntısı sebep olur.
Bir dahaki sefere kanalda hiçbir şey olmadığı için şikâyet ettiğinizde, ekranda evrenin doğuşunu her zaman izleyebileceğinizi hatırlayın ve tadını çıkarmaya bakın. Ama bir ruhun çıkmasını beklemeyin, çünkü ben izliyorum ve hala ruh namına hiçbir şey yok. Belki bir gün, neden olmasın?