Ben: Biraz daha iyi misin?

Sen: Evet.. Sen?

Ben: Sanırım.

Sen: Gözlerini görmesem de, uzaklara bakıyor gibisin… Ne hissediyorsun?

Ben: Bilmiyorum, böyle olması gerektiğini düşündüğüm içindi her şey. Farkındayım, yanımda oldun her an, ki birlikte verdik kararlarımızın pek çoğunu. Fakat bu nokta… Sanki korkutuyor beni, bir belirsizlik, bir huzursuzluk, hani bir endişe belki biraz. Benden daha iyi bilirsin bu duyguları, görmesen de beni.

Sen: Ben pek yaşayamam bu duyguları. Varlığınla varlığıma anlam katan sensin, sanki birbirimiz için yaratılmışız, ne dersin?

Ben: Evet, hoş bir tecahül-ü arif. Ama hala ne düşündüğünü söylemedin bana. Ya da söyledin de ben mi duymadım?

Sen: Bizleri dinlemek zordur, dinlediğindeyse de anlamak… Yalnızlığından sesini unuttum, neden kimse ile konuşmuyorsun artık?

Ben: İstemiyorum başkasını, seninle konuşuyorum ya, yetmez mi? Gerçi, dillerim de gözlerin gibi. Sadece kendimi duyuyorum, sen de sadece kendini görüyorsun. Hoş bir kısırdöngü.

Sen: Evet… Anlaşabilmek o yüzden zor birbirimizle. Cümlelerimizin yüklemi mi “ayrılmak” artık?

Ben: Seni bırakmak istemiyorum, hem de hiç.

Sen: Mecbur gibisin.

Ben: Ben istemedikten sonra seni benden kim alabilir?

Sen: Beni senden değil belki ama, istemesen de seni benden alabilecek olanı biliyorsun.

Ben: Konuşmak zorunda değilimiz bunları.

Sen: Zaten ikimizin de sesi çıkmıyor.

Ben: Biraz daha düşünmek ister misin ikimiz hakkında?

Sen: Deli olma. Senden başka kimi, nasıl düşünebilirim? Aklım hep sende, daha doğrusu seninkisi bende.

Ben: Peki şimdi ne olacak?

Sen: Beni bırakacağını düşünüyorsan aslında ben seni bırakmış olacağım. Gene de benimle olacaksın, o olmayacak sadece.

Ben: O kim?

Sen: O da sen… Beni anlıyorsun değil mi?

Ben: Evet. Ama benden sonra kendinle mi yoksa benimle mi kalacaksın buna yanıt bulamıyorum bir türlü. Tekrar birlikte olabilecek miyiz? Sensiz kendimi düşünemiyorum çünkü.

Ve odanın kapısı yavaşça aralanır…

Bir Başkası: Burada yalnız başına oturmuş ne yapıyorsun?

Ben: Düşünüyordum sadece..

Bir Başkası: Kimi?

Ben: Sen'i…

Sen: (Bense mutlu olmaya bakacağım seninle ey bedenim, ta ki hakkımızdaki hüküm ayrılık oluncaya dek...)


Siz hiç, televizyonunuzu açtığınızda özellikle çekmeyen bir kanal arayıp, sadece karlı bir görüntü yakaladıktan sonra o görüntünün karşısına geçip boş boş (!) izlediğiniz oldu mu? Ben bunu küçüklüğümden beri ara ara yaparım. Önceleri farklı bir nedenden dolayı yapıyordum, şimdi ise daha farklı bir nedenden... Sebebi ise 1960’lı yıllara dayanır. Anlatayım.

Dün akşam belki biraz can sıkıntısı, belki de evde sinema keyfini yaşamak anlamında DVD’leri biraz karıştırayım dedim halının üzerine teker teker yayıp. 20’li, 30’lu, 40’lı ve derken en nihayetinde 80’li yılların filmlerine ulaştım. Saat, gecenin en dibi. Şöyle kıvamında bir gerilim, biraz da korku öğesi içeren bir filme kim hayır diyebilirdi ki? Uzun zamandır seyretmek için fırsat kolladığım, IMDB’nin “Tüm Zamanların En Korkunç Fimleri” listesinde en üst sıralarda yer alan bir film vardı aklımda: “The Shining” (Cinnet). Tam DVD’sini elime aldım ki, gözüme başka bir film daha ilişti yerde. Adı “Poltergeist”, “Kötü Ruh” şeklinde Türkçeye çevrilmiş. DVD kapağında ise yerdeki televizyona iki elini dayamış, karlı bir görüntüye dizlerinin üzerinde bakan küçük sarışın bir kız vardı. Şöyle bir anlık duraksamadan sonra, geçmişe dair hayal meyal beliren o iki üç görüntü zihnimde belirdi. Hatırladım bu filmi ve uzun zamandır da arıyordum, ki aslında arşivimde varmış. Tercihim bu filmden yana oldu ve başladım seyretmeye. En özet şekli ile, mezarlığın üzerine inşa edilen bir evdeki ruhların, küçük kızla o karlı televizyon görüntüsü aracılığı ile iletişime geçmesi ve sonrasında yaşanan olaylar.

Filmi kapattıktan sonra derin bir nefes alıp biraz düşündüm, biraz da gülümsedim. Küçüklüğümden beri, belli bir döneme kadar demek ki televizyonun karşısına geçip karlı ekrana boş boş bakmama neden olan bu filmdi. Hatırlıyorum, oturma odasındaki ikinci televizyonumuzun sesini sonuna kadar açar, geçer karşısına o küçük kız gibi izlemeye başlardım. Sanırdım ki o ruhlardan birisi gelip benimle konuşmaya başlayacak, televizyonun içinden tütsü dumanı zarafetinde bir şeyler çıkarak odanın içinde dolanacak. Olmuyordu.

Mevsimler geçti, ben karlı görüntüye bakmaya, televizyon kutusunun içindeki hayaletlerse çıkmamaya kararlıydı. Sonunda bu uzun bekleyiş bir anlamda nihayet sona erdi. O kutunun içinden dumansı ruhlar çıkmadı ama benimle diyaloga giren başka bir şeyler oldu, hem de dünya dışından, evrenin bir ucundan, yaklaşık 11 milyar ışık yılı uzaklıktan… Şimdi tekrar geçmişe dönelim.

1965’te New Jersey’de, Holmdel’deki Bell Laboratuarları'na ait büyük bir iletişim anteninden yararlanmaya çalışan Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki astronomun başları, ısrarlı bir “fon gürültüsü”yle dertteydi. Her türlü deneysel çalışmayı imkânsızlaştıran, sürekli ve buğulu bir tıs sesiydi bu. Ses amansız ve odaksızdı. Gece gündüz hiç ara vermeden, yaz kış demeden, gökyüzünün her noktasından geliyordu. Bir yıl süresince bu genç astronomlar sesin kaynağını bulmak ve gürültüyü yok etmek için düşünebildikleri her şeyi yaptılar. Her elektrikli sistemi denediler. Aletleri yeni baştan kurdular, devreleri kontrol ettiler, tellerle oynadılar, fişleri temizlediler. Çanağın içine tırmanıp her bir ek ve perçin yerine boru bandı yapıştırdılar. Süpürge ve fırçalarla yeniden çanağa tırmanıp, sonraki raporlarında “beyaz yalıtkan madde” diye değindikleri, halk arasındaysa "kuş pisliği" olarak bilinen şeylerden dikkatle temizlediler onu. Ne deneseler fayda etmedi.

Bu iki bilim adamından habersiz, yalnızca 50 kilometre mesafedeki Princeton Üniversitesi’ndeki bir grup bilim adamı ekibi, Penzias ile Wilson’un gayretle bertaraf etmeye uğraştıkları şeyin ta kendisini bulmaya çalışıyorlardı. Araştırmacılar bir fikrin peşindeydiler: “Uzayın derinliklerine yeterince baktığınız takdirde, Büyük Patlama’dan (Big Bang) artakalan kozmik bir fon ışınımını bulmanız gerekirdi. Bu ışınım, kozmosun enginliğini kat ettiği zaman Yerküre’ye mikrodalgalar halinde ulaşmalıydı”.

İşte Penzias ile Wilson’un işitmekte oldukları ses, o sesti. Onlar, evrenin ya da en azından görülebilir kısmının 90 milyar trilyon kilometre ötesindeki kıyısını bulmuşlardı. İlk ışıkları, yani evrendeki "en ezeli ışığı görmekteydiler” aslında. Ama onu gözleriyle değil, kulaklarıyla algılıyorlardı, çünkü tahmin edildiği üzere, zaman ve mesafe bu ışığı mikrodalgalara çevirmişti.

Bahsettiğim bu kozmik fon ışınımından kaynaklanan rahatsızlık herkesçe yaşanan bir deneyimdir ve ben de bunu en azından “Kötü Ruh” aracılığı ile bilinçsiz bir şekilde yaşıyordum. Televizyonunuzu hiç yayın almadığı bir kanala çevirin. Göreceğiniz cızırtılı statiğin yaklaşık olarak yüzde birine, Büyük Patlama’nın bu ezeli kalıntısı sebep olur.

Bir dahaki sefere kanalda hiçbir şey olmadığı için şikâyet ettiğinizde, ekranda evrenin doğuşunu her zaman izleyebileceğinizi hatırlayın ve tadını çıkarmaya bakın. Ama bir ruhun çıkmasını beklemeyin, çünkü ben izliyorum ve hala ruh namına hiçbir şey yok. Belki bir gün, neden olmasın?


Şarap güllere çevirsin sabahımızı;
Çalalım yere şan şeref külahımızı;
Nemize gerek bizim uzun dilekler,
Uzun saçlar, çalgılar sarsın havamızı.



Mümkün mü bu, olsun ruhumuz ilgisiz?
Sen bende bense sende doğar, gizleniriz,
Sen ben deyişim anlatabilmek için,
Sen ben yok ki gerçekte biliriz biz biriz.



Kaçmak isterim kendimden; kaçmak, kurtulmak isterim. Bütün arzulardan uzaklaşmak isterim hem, bütün bağlardan kopmak... Durakların, konakların, mesefalerin bağlarıyla bağlanmışım da koparmak isterim bağlarımı şimdi, kırmak isterim.



"Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu. Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.

Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu... Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız... Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamak da buz gibiydi. Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.

Geniş bir mukavvâ kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu. Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kâse sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık, incecik sesiyle "
kibrit var, kibrit" diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu...

Ah, hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı. Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış, hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı bir şeyler söylerek koşa koşa uzaklaşmıştı.

Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu. Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.

Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.

Isınmış, terlemeye bile başlamıştı... Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı. Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgâr esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu.

Kızcağızın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.

Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı: Bir yaz gecesi... Kibritçi kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor... Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.

Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız "
işte, biri daha öldü" diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız kaydığında, yeryüzünden biri ölürmüş. Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyâsına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu... Geldi, geldi... Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü...

Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı. "
Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış." dediler... Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki."

Ah benim minik, güzel kibritçi kızım, ah okumaya yıllardır doyamadığım pembe yanaklım... Kimbilir şimdi hangi masallar alemindesindir. Yüreğimden habire bir şeyler kopup durmakta senle, şimdiyse sensiz. Öyle özledim, öyle alıştım ki yokluğundaki varlığına... Aydan Atlayan Kedi'nin sayfasında hayat buldun ansızın "Kibrit'in var mı?" diye başlayan cümlesi ile. Beni duyduğunu biliyorum, o yüzden birlikte dinleyelim bu şarkıyı şu soğuk kış gecesinde, birlikte üşüyelim birbirimize sokulduğumuz andaki sıcaklığımızda. Benimle dans eder misin Kibritçi Kız?...


Taksim Beyoğlu'nda yürürken, her nedense fırtına ile bulutların semaya durup da rahmeti insanoğlunun üzerine boşalttığı hüzünlü günlerde, uzaklardan paslı bir keman teli ses gelir, en iç burkanından. Yürümeye devam edip daha da yaklaştıkça iyice meraklanır, durup dinlemeye başlarsınız. Çalan, uzun yıllar öncesine ait bir taş plak kaydırır ve Roza Eskenazi "Ime Prezakias Tsifte Telli"yi söylemektedir. İşte o an olduğunuz yerde geçmişe bir yolculuk yapar ve düşünmeye başlarsınız...

İzmir'den kopup Paşalimanı'na, Hiotika'ya yığılanlar... Afyon savaşının cephe kaçakları, ayrıca Bergama, Ayvalık, Bornova, Soğukkuyu Rumları...

Yıllarca işsiz aşsız gezdiler. Bu tarafta "Rum gâvuru", oralarda da "Türk tohumu" diye hor görüldüler. Yunanistan'ın nüfusu, onların göçüyle üçte bir oranında artmış, birkaç hafta içinde sekiz buçuk milyona çıkmıştı. Yıllarca sefaletle kol kola dolaştılar.

Umutsuzluktan, hepsinden çok da gurbet acısından, vatan özleminden kendilerini içkiye, serkeşliğe, uyuşturucuya ve müziğe verdiler. Anılarını, hasretlerini türkü edip yaktılar. İşte bu müzik türüne "rembetika" veya "rebetika" denildi.

Dinlerken, gözünüzün önünde canlandırın bu insanların yaşadıklarını. Düşünün bakalım, sırtınızda ölüm korkusu, denkler nasıl toplanır, bürüm çarşaflara nasıl tıkılır her şey. Çoluk çocuk nasıl ağlaşır salya sümük...

Avluda unutulmuş bez bebek, ocakta bırakılmış böğrülce, doğup büyüdüğün ev bir daha ele geçirmek bir yana dünya gözüyle görememek pahasına nasıl yitirilir. Arnavut kaldırımı sokaklar boyunca sağa sola nasıl koşturulur.

Nasıl bir hayatın müziği bu dinlediğiniz? Düşünün...

Bugün artık onlardan geriye kalan İzmir'in, Atina'nın o insanı çıldırtan gürültüsü, bir de dükkân önlerinde, sahaf raflarında tozlu topraklı, çizik cızırtılı taş plaklar oldu.

Buğulu bir sesle hüzün söyleyen, belki, gözlerde iki damla da yaş bırakan, eski Rum şarkıları.

Şarkının sözlerinde ise rebetlerin acılarını, yaşamlarının dramını anlatıveriyor Roza.

"Geceden sabaha kadar, eroin benim hayatımdır,
Fethederim dünyayı, beyaz toz çektiğim zaman,
Bütün dünya benimdir, bir fırt eroine sahip olunca,
Ve zıpkın gibi kaçarım uzaklara, polis beni gördüğünde
"

Rebetler... Şimdi çoğunun gittikleri yer bile belli olmayan komşularımız... Toprakları yok ki bol olsun diyelim.



Muazzam kudret, protonlardan birini küçültüp normal büyüklüğünün milyarda birine indirip tek bir protonu bile devasa gösterecek küçüklükte uzaya yerleştirdiğinde ve bu mini minnacık uzaya bir gıdım madde ilave ettiğinde bir evren inşa etmeye hazırdı.

Tek bir göz kamaştırıcı salise içinde, kelimeleri kifayetsiz bırakacak kadar kısa ve yoğun bir görkem anı içinde, tekillik semavi boyutlar kazandı, akla sığmayacak enginlikte bir uzay yarattı kendine. Bir dakikadan kısa bir süre içinde, evren bir milyon milyar kilometreden daha fazla genişledi ve hızla büyümeye devam etti. Üç dakika içinde de, var olan ya da var olabilecek tüm maddelerin %98’i üretilmişti. Artık bir evrenimiz vardı. Mümkün olabilecek en şahane en lütufkar yerdir orası, çok da güzeldir üstelik.

Ve evrenimizin yaratılışının üzerinden kabaca bir tahminle 13,7 milyar yıl geçmiş bulunmakta. Bizim için evren, evren oluşalı beri geçen milyarlarca yıldır ışığın gidebildiği kadarından ibarettir. Bu görülebilir evren, yani bildiğimiz ve hakkında konuşabileceğimiz evren, bir uçtan öbür uca milyon milyon milyon milyon (yani 1.000.000.000.000.000.000.000.000) km genişliktedir. Ama meta-evren diye adlandırılan esas evren ise daha da muazzam enginliktedir. Çoğu bilim adamına göre görülmemiş bu evrenin kıyısına uzaklığımız onlarca değil, yüzlerce bile değil, milyonlarca sıfırla yazılmalıdır. Kısacası, ötenin ötesini tahayyül etme zahmetine hiç girmeseniz dahi, hayal edebileceğimizden çok daha engin bir uzay vardır.

İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi’nde kaç yıldız olduğunu kimse bilemez. Tahminler 100 milyar civarı ile 400 milyar arasında değişir. Üstelik galaksimiz görülebilir evrendeki 140 milyar küsur galaksiden yalnızca bir tanesidir ki, bu galaksilerin pek çoğu da bizimkinden büyüktür.

İşte bütün bunlardan sonra yapayalnız bir şekilde dünyaya baldırı çıplak bir halde bırakılan insanoğlu ise, sahiplenme içgüdüsü ile hareket ederek, aklının dahi hayal edemeyeceği rakamlarla ifade edilebilecek sayıdaki yıldızları tek tek isimlendirme gibi meşakkatli bir işin içine girişti. Dünyadaki bütün kumsallardaki kum taneciklerinin sayısından bile fazla sayıda olan yıldızlara bir ad koymak kolay bir iş olmasa gerek. Fakat “azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz” felsefesini güden bir yaratık için büyük yolculuklar küçük adımlarla başlıyor gibi.

Peki hiç başınızı gökyüzüne çevirdiğinizde, uçsuz bucaksız uzayın bir köşesinde yalnız başına parıldayan ufak, sevimli bir yıldız için “Ah, keşke o yıldız bana ait olsaydı, ismini de ben koysaydım” diye düşündüğünüz oldu mu? Galiba artık böyle bir şansa (!)  da sahibiz. International Star Certificate ile anlaşmalı olan bir web sitesi (ki Türk bir site, http://www.yildizal.com/), belli bir ücret karşılığında gökyüzündeki yıldızlara istediğiniz ismi vermenize olanak tanıyor.  Yani kuzey yarıküre takımyıldızlarından (nedense sadece kuzey)  belirlenmiş olanları içinden istediğiniz bir tanesini seçiyorsunuz ve o takımyıldız içinden daha önce ismi konulmamış bir yıldıza gene sizin belirlediğiniz bir ismi verebiliyorsunuz. Yalnız kalkıp da gökyüzünün en parlak yıldızı koca Sirius’u gözünüze kestirip “Hacı bunun adı bundan sonra Maret olacak” diyemiyorsunuz. Daha önce isim verilmiş yıldızlara yeniden isim verme gibi bir imkan yok tabiî ki. Yıldızınızı satın aldığınızda yanında özel çerçeveli sertifika, yıldızın ismi, tarihi ve teleskopik koordinatlarını gösteren bir yıldız haritası (üzerinde yıldızınız işaretli halde) ve seçtiğiniz takımyıldızın mitolojik portresini de hediye ediyorlar. Ve yıldızınızı kendi web sitelerinde yayınlıyorlar. Şaka gibi.

Bu sistem aslında pek çok konuya gebe olabilir. Yıldızları bir türlü barışmayan iki arkadaşınız için “İkili yıldız sistemi” satın alabilir ve aralarını bulmaya çalışabilirsiniz. Ya da sevgilinize “Adını göklere yazdım Semiha” dedikten sonra “Ya harbi harbi yazdım diyorum bak, şu gördüğün yıldız artık senin, satın aldım onu sana diyorum kadın!” tavrını koyabilirsiniz. Tabi "Eve ekmek getir bekir, yıldız değil!" yanıtını da almaya hazırlıklı olun. Yalnız tahminimce gökyüzündeki en sönük yıldızları size satacakları için bunu arkadaşlarınıza, eş, dostlarınıza göstermenizde biraz sıkıntı yaşayabilirsiniz. “Ya Birol ben bunu göremiyorum bebeğim, hangisi benim ya!” derse sevgiliniz (bu yazıyı sanki sadece erkekler okuyor), sükunetinizi hiç bozmadan, ki büyük olasılıkla zaten siz de sevgilinize satın aldığınız yıldızınızı bulamamış haldesinizdir, başınızı gökyüzüne çevirip artık Allah ne verdi ise karambole seçeceğiniz bir yıldız için “Bebeğim şu bak, ha tam şurda, parmağımın ucunu takip et, gördün mü hah o işte” dediğiniz bir yıldız artık sizin yıldızınız olacaktır. Ondan sonra içten içe düşüneceğiniz “La harbi hangisiydi acaba?” mı dersiniz, yoksa yetkili web sitesine telefon açıp “Ya usta.. Şu benim yıldız, az önce böle bi şimşek çakar gibi ışık oldu böle sonra kayboldu birden, söndü mü acaba bizim yıldız, görünmüyo da artık?..” diye düşünerekten “ayıplı  mal” adı altında paranızı geri almak için Tüketici Hakem Heyetlerine mi başvurmak istersiniz bilemem. Ya da başka birisine ait yıldız sizinkisinden parlak olursa bir eziklik hissedilir mi? Bilinmez.. Benim tavsiyem, satın aldığınız yıldızı iyi araştırın. Kalkıp da sönmekte olan bir şeyi size kakalamış olmasınlar. Yani birkaç milyar yıl daha sizin olması varken, durduk yere şimdi neden birkaç milyon yılla idare edesiniz ki? Değil mi..?

Para kazanmanın en kestirme ve en zahmetsiz yollarından birisi. Arz talep eğrisine ait çubuğun burnunu sürekli yukarı da tuttuğu bir sektör. Malın geliş fiyatı belli gidiş fiyatı belli. Sel bastı su bastı, kuraklık geldi, global kriz, dolar indi çıktı gibi bir derdi de yok. Temiz iş, nakit para. Esasında ilk başlarda sözünü ettiğim o koca evrendeki her şey senin de… İşte hani derler ya “anasını satayım” şu yerçekimi ile oksijen işini bir türlü halledemedik ki başımızı şöyle atmosferden dışarı uzatıp açılalım dünyaya (!).

Yıldızlar aşkına hiç şakası yok bu işin. Biraz geçsin, ben de gezegen ve kuasar işine girmeyi düşünüyorum artık. Zaten çok nadir bulabiliyoruz evrende bunları, bir yıldızın on beş yirmi misli fiyatına bırakırım gibime geliyor. Haydi hayırlısı inşallah. 

Faşo NASA.. 

NASA kalleş TÜBİTAK kardeş…




Uzun yıllar önce, bir arkadaşımın evinde gecenin hatırlayamadığım bir zamanında sızmama ramak kala yükselmişti yukarıdaki videoya ait melodi, ve o anda hafızama kazınmıştı, hiç unutmayacağım bir şekilde. Chris Spheeris'in "Culture" adlı eseri size de yabancı gelmeyecektir. Keza pek çok yerde çalmakta. Rahatlatıcı, sakinleştirici hoş bir tınısı var müziğin.


Lakin aklıma takılan hala bir yer var ki ciddi anlamda merak etmekteyim. Bunca merakıma karşın da gidip araştırmış da değilim, bilmiyorum neden. Peki nedir bu? Hemen söleyeyim. Şarkının 01:56'ncı dakikasında bir adam konuşmaya başlıyor. Belli belirsiz bir şeyler söylüyor ama, şöyle bir dikkatlice kulak kabartınca (gülmek yok!) "Patatis var soğan var, soğancı var, balık var balıkçı" diyor resmen, cebre ve hileylen. Hani diyorum "Yok be o kadar da değil artık" ama dinle dinle başka bir söz dizimi çıkmıyor. Acaba sırrına haiz olamadığım kelime öbekleri ile mi karşı karşıyayım yoksa hakikaten dediğim gibi mi... 

Galiba bu gizem hep devam edecek ve ben bu şarkıyı hep bu şekilde seviyor olacağım. Haydi bir kez daha başa saralım bakalım. İşte daldık mistisizm kokulu ormanın içine yeniden.


Kardeşim, yalnız senin için bir sorgum var. Bunu bir sonda gibi ruhunun dibine atıyorum. Derinliğini anlamak için.

Sen gençsin, evlilik ve çocuk arzu ediyorsun. Fakat sana sorarım: Çocuk istemeye ehil bir adam mısın?

Sorarım: Zafere erişmiş misin? Kendi kendini zorlayan mısın? Duygularının hâkimi misin? Erdemlerinin efendisi misin? Sorarım!

Yoksa arzun, hayvanlıktan ve zina ihtiyacından mı? Yalnız kalmaktan mı, kendinle geçinememekten mi geliyor?

İsterim ki, zaferin ve özgürlüğün çocuğu özlesin. Zaferine ve kurtuluşuna canlı anıtlar dikesin.

Kendinden ötesi için inşa etmelisin. Fakat bunun için önce kendin beden ve ruhça tam yapılı olmalısın.

İşin yalnız üretmekten ibaret olmamalı. Kendinden üstün varlık yaratmalısın. Bu iş için evlilik bahçesi sana yardım etmeli. Daha yüksek bir varlık, bir ilk hareket, kendiliğinden dönen bir tekerlek, bir yaratıcı yaratmalısın.

Evlenme, iki kişinin bütün yarattıklarından daha üstün bir varlık getirme iradelerine derim. Böyle bir iradenin sahibi oldukları için iki kişinin birbirini sayması derim.

Senin evliliğinin anlamı ve gerçeği bu olmalı. Fakat şu gereksizlerin evlilik dediği şey; buna ne ad vereyim?

Ah bu iki kişinin karşılıklı ruh yoksunluğu! Ah, bu iki kişinin karşılıklı ruh kirliliği! Ah, bu iki kişinin acınacak rahat düşkünlüğü!

Bunların hepsine evlilik diyorlar. Ve nikâhlarının gökte kıyıldığını söylüyorlar.

Bu gereksizlerin göğünü istemem. Bu ilahi ağda kucaklaşan hayvanları istemem. Birbiri için yaratmadığı bu iki insanın nikâhını onaylamak için topallayarak gelen tanrı da bana uzak olsun.

Böyle evliliklere gülmeyin! Hangi çocuk ana babasının haline ağlamak için nedene sahip değildir.

Şu adam, bana olgun ve dünyanın anlamını kavramaya yetkin göründü. Fakat karısını görünce dünyayı bir tımarhane sandım.

Evet, ben isterdim ki bir azize ile çiftleştikleri zaman dünya sarsıntıyla çırpınsın.

Şu adam, bir kahraman gibi gerçekleri aradı. Ve sonunda küçük ve süslü bir yalan yakaladı. Buna "Evliliğim" diyor.

Şu adam, ilişkilerinde pek çekingen ve çok güç beğenirdi. Fakat birdenbire sonsuz olarak derneğini bozdu. Buna "Evliliğim" diyor.

Şu adam, melek erdemlerine sahip bir hizmetçi arıyordu. Fakat birdenbire bir kadının hizmetçisi oluverdi. Şimdi yalnız bir melek olması kaldı.

Bütün alıcıları dikkatli görüyorum. Hepsinin hilekâr gözleri var. Fakat en hilekâr adam bile karısını torbada alıyor.

Çok kısa delilikler siz buna aşk diyorsunuz. Ve evliliğiniz, uzun bir budalalık halinde bu kısa deliliklerinize bir son veriyor.

Kadına olan sevginiz ve kadının erkeğe olan sevgisi... Bu, acı çeken ve gizlenen tanrılara bir acıma olsaydı. Fakat çok defa iki hayvan birbirini buluyor.

Sizin en iyi aşkınız bile şaşkın bir sembol ve acıklı bir alevden ibarettir. O ise daha yüksek yolları aydınlatacak bir fenerdir.

Biraz da kendinizden ötesi için sevin. Böyle sevmeyi öğrenin. Bunun için aşkınızın acı kadehini içmelisiniz.

En iyi aşkın kadehinde bile acılık vardır. Böylece İnsanüstü'ne sıcaklık getirir. Böylece yaratıcı, sana susuzluk verir. Yaratıcıya susuzluk, İnsanüstü'ne özlem ve ok. Kardeşim söyle, evlilik iraden bu mu? Bu iradeyi ve bu evliliği kutsarım.

Zerdüşt böyle dedi.

Böyle Buyurdu Zerdüşt, Nietzche, Sayfa 81